14 Nis 2012

Dindar Gençlik Very Very Big Cat



Bjk-Gs maçını rahatça evde izleyebilmek için dışarı çıkmamışım, malum yağmur da bardaktan boşanırcasına yağıyor, dedim ki ben frtncr™ isem, büyük düşüneyim internette sörf yapayım. Senelerdir bilgisayarda oyun oynamam hatta ben bilgisayarda mayın tarlası bile çok az sayıda oynamışımdır zaar. İşte efenim kendimi kraliçenin huzurunda sütten çıkma bir ak kaşık olarak da ilan etme faslını da geçtikten sonraaaa... Bir oyun buldum, 2. Dünya Savaşını konu alan. Sabahtan beri İngiliz oluyorum dünyayı kurtarıyorum, Alman oluyorum Avrupa'nın külliyen...

Her şey güzel, tüm gün kişisel hırslarımın ışığında aldığım topraklar, döktüğüm kanlar derken maç saati gelip çatmıştı bile. Yalnız olum o Belçika'nın yeri ne güzelmiş öyle. Bonapartların Napolyon boşuna ağzını sulandıra sulandıra Waterloo'ya dalmamış hani, kerhaneciii. (Aslında hakkaten de böyle bir şey olmamış, olay sadece Britanya ve Prusya kuvvetlerine beklemedikleri anda ve henüz savaş düzeninde değilken bir baskın yapmakmış.) 

Yalnız ben maç diyodum sen nereye uçtun yine?

Çaktırma panpa, kültürlüyüz imajı veriyoruz. hohhooo

Neyse işte gelmiş maç saati, eneee bir de ne görelim? Beşiktaş Fiyapı İnönü Stadyumu(söylerken çenem yoruldu öeh!) aslında kocaman bir açık hava yüzme havuzuymuş da senelerdir farkedememişiz. Netekim class canceled hoca!

Hani şu haklarındaki genel kanının internet haber siteleri olduğu yönünde olan fakat görev ve iş bakımından iktidar partisinin sözcü ve bekçiliğini yapan, daha çok sormadan öğrenmeyi öğrenegelmiş ve kimileri tarafından 'mütedeyyin' cins ismiyle tanımlanan kesim tarafından okunan anlamsız tümce bütünlemelerine sahip internet siteleri işte! 

Bunlardan bir tanesinde gezinirken İtalya Futbol Liginde oynanan bir maç sırasında rahatsızlanan futbolcunun hastahane'de yaşamını kaybetmesi ile ilgili olan bir haber okudum. Haberin içeriği normaldi fakat bu sitelerde haberden malzeme çıkmıyorsa yorumlardan çıkıyor güzel kardeşim. Bir kardeşimiz üzüntüsünü 'Allah rahmet eylesin.' diyerek belirtmiş. Bir diğeri ise bu arkadaşa cevap veriyor. Onun müslümanlığı iyi bilmediğini, müslüman olmayan bir kişiye Allah katında rahmet dilenemeyeceğini kendi cümleleriyle belirtiyor. Ardından iyi niyetli arkadaşımızdan asıl sen iyi bilmiyorsun cevabı alan kindar sürpriz yumurta o can alıcı cevabı veriyor: 'İmam Hatip mezunuyum.' Daha da bir şey demem!

Ardından bir habere daha denk geldim, diyordu ki 'Deniz Feneri Soruşturması'na Takipsizlik'. Haberden yine ekmek çıkmadı, daha doğrusu o ekmek artık kabak tadı vermeye başladı ben yine kırdım rotayı yorumlara. Bu sefer kopyala-yapıştır yapacağım zira üşendim.

Varan 1: 'bir tane solcu yardım kuruluşu var mı' başlığıyla günün kindar yumurtalığına aday

'deniz feneri ihh kimseyokmu cansuyu.ve diğerleri..hepsi sağ görüşlü hepsi dindarların yönettiği yardım kuruluşları..bir tane solcu sol görüşlü yardım kuruluşu varmı..benim bildiğim yok..çünkü solcular sadece kendilerini düşnürler başkası fakirmiş yiyecek ekmeği yokmuş kışın yakacak kömürü yokmuş solcuların umurunda değil..onun için sağ görüşlü yardım kuruluşlarını kıskanırlar..bu kuruluşlar fakirlere yardım edince bu insanlar oylarını ak partiye verdiğini düşündüklerinden..deniz fenerine iftira atma yoluna gittiler.tıpkı ak partili belediyelerin burs verip öğrencilerin gönüllerini fet etmesini kıskanıp bunu aym de iptal ettirdikleri gibi..dediğim gibi bunlar kendilerinden başkasını düşünmezler'

Yahu kindar yumurta ile kestane şekeri karışımı insan, bir kere bilmediğin şeye bok atmasana, sen kim sol ile ilgili ahkam kesmek kim. Cahil cesareti diyeceğim ama 'Halk düşmanı' yaftasının yapıştırılmasından korkuyorum. Korkuyor muyum? Hohohooo. Cahil pezevenk! Az oku da saçmalayacaksan bile mantıklı saçmala. Bir kere sizin yardımlarınız sadaka, solun mücadelesi gelir dağılımında eşitlik için. Önce bunu bir düşün, tabi ilk kez olacaksa senin için bekle, daha çok zamanımız var... 

Varan 2: 'Neler Oldu' başlığıyla diğer bir adayımız

'chp nin uydurukların dan biriydi.ne oldu sonunda...olan gariban yetimlere oldu.Sonra bu chp nin tek yqptığı bu değil.hatırlayın öğrencilere burs veren kuruluşlara yasak getirterek bir sürü öğrenciyi mağdur etmedilermi. bırakın emekçi ve sosyal demokratlığını bunlar ancak meyhanelerde sosyal demokratlardır...'

Ya hocam, sana ne milletin gittiği meyhaneden, çayhaneden, kerhaneden? Seni ilgilendiren konu ne ki burada? Eğer birileri senin camiye gidip gitmediğini fişlemesin istiyorsan kindar gençliğim, başkalarının gittiği meyhaneyi de fişleme unsuru haline getirmeyeceksin. Ha bunların ikisi birbirine denk mi? Tabi ki değil, fakat sen yine de yapmayacaksın. Hani olur ya, güç dengeleri değişir, şakirtspor küme düşer, don toman açıkta kalırsınız, bir taraflarınız üşür.

Yüz yıl önce elindeki umut ışığıyla yaşamlarımızı sonsuza dek değiştiren büyük insan 'Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür' nesillerden söz ederken, yüz yıl sonra sözde modern bir lider çıkıp neden 'Dindar ve kindar' bir nesilden söz eder? Şecaat arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler meselesi mi? Bence daha tehlikeli. Yapılanlarda amaçlanan, bilgisiz, cahil, davranışları önceden tahmin edilebilecek, yaratıcı düşünceden uzak yalnızca eğitilmeye programlanmış kişiler yetiştirmek ve istenilen doğrultuda hareket etmelerini sağlamak.

Sayın büyüklerim, kindar sürpriz yumurtalarınız hiç de sürpriz çıkmadı. Sevgilerimle. 
Sizi Sevmeyen Fırat

8 Nis 2012

İnsanlığa Giriş:101







'Önce insan olmak' mıdır, önce 'müslüman olmak' mı? Peki 'Önce müslüman' diyene 'insan' denir mi? Suriye'de Alevi komutanlar insanları öldürüyor diyenler Sudan yamyamı El Beşir'i devlet töreniyle karşılamadı mı? Bıyıklı amcalarımız her şeyi bildiler de insanlığa karşı işlenen suçların dininin, dilinin, ırkının olmadığını mı bilemediler? 75 milyonluk nüfusa sahip bir ülkenin yöneticileri bu hataya nasıl düştü? Hata mı? Yok canım onlar hata yapar mıydı ki?

İyi Uykular. Kindar rüyalar.

17 Mar 2012

Paddy's Day



Merhaba dostlar!

Uzun bir sessizlikten sonra şahsım adına önemli bir günde yeniden aranızdayım. Aranızda olmadığım zaman zarfında da inanın hiç vaktim yoktu. O kadar ki günde en fazla 5 dk facebook'a giriyorum, onda da cesi bebeğimin fotoğraflarına bakıyorum, o gada...

İki sene önce bugün Dublindeydim; öyle bir yer düşünün ki güzel mi güzel, sıcak mı sıcak insanlarla dolu ve üstüne sanki bu güzellikler yetmiyormuş gibi dünyanın dört bir yanında bu günü Dublin'de geçirmek için gelen bir diğer güzel insanlar grubu...

Efenim bu günde sokakta, parkta, publarda kısacası her yerde içersiniz, dağıtırsınız; genç ve güzel kızlara Kiss me I'm Irish diyerekten laf atarsınız filan. Hafif kelle olduktan sonra da kalabalığa karışma zamanı gelir.



Karışırsın da herkesler içkisini bitirmiş ya da polisi görüp oraya buraya fırlatırken zira halka açık alanlarda içki içmek yasaktır, şahsen bizzat kendim o müthiş zekamla bana doğru gelen güzel İrlandalı polis ablaya Kiss me I'm Irish diye bağırma cesaretini kendimde bulmuştum. Elimde bir meyve suyu şişesi, şişenin içinde yarısını döktüğüm meyve suyu ile birlikte vodka... Damarlarımdaki asil kan da yerini Rus vodkasına bırakmıştı zaten ve polis abla benden kıllanıp yanıma geldi. Ne içtiğimi sordu. Heyecandan ya da sil sürçmesinden olacak ki vodka suyu içtiğimi söyledim kendisine. Kaşlarını kaldırdı. Pardon deyip durumu düzeltmeye çalışıyorum bu sefer de portakal suyu içtiğimi söyledim. Kaşlar indi, elimdeki şişeye bakıldı, içindekinin turuncu değil de vişne suyu renginde bir şey olduğu görülünce polis abla zamanını benle harcamaktan vazgeçip arkasını döndü gidiyordu ki ben hala tüm pişkinliğimle 'Hala öpüşmemiz için bir şans var' diye bağırdım arkasından. Neyse ki duymadı. Çok yaşa İrlanda Polisi.



Sabah sabah bir kaç erasmus arkadaşımdan aldığım mesajların halen etkisinde olduğum şu anda hepsinin gıyablarında onları çok özlediğimi söyler, önümüzdeki 5 yıllık bitin tatil planlarını teker teker onları görmek üzere planladığı belirtirim ve saygı sevgi mutluluklar dileyerek aranızdan ayrılırım.

Seviyom ve özlüyom ben yaaa!
Kalın sağlıcakla.

24 Oca 2012

Hepimiz Neyiz? Kimiz Biz?

Bir tarafta yüzlerce yıllık bir düşmanlıkla hiç düşünmeksizin söylenen, bir halkı incitici onur kırıcı söylemler ve sahipleri, diğer yanda kendi söküğünü dikemeyen terzi durumuna düşürülmek istenen bir devlet ve bir başka tarafta adalet isteyen insanlar. Azınlıklara verdiği değer tartışmalı olan ki yalnızca tehcirden bahsetmiyorum, Cumhuriyet döneminde Varlık Vergisi adı altında insanları canından bezdiren uygulamalar, 1934 Trakya olayları, 6-7 Eylül 1955 ayaklanmaları gibi olayların yaşanmış olduğu gerçeği aslında her seferinde 'Farklılıklarımız, zenginliğimiz' yalanına daha da sıkı bağlıyor düşmanca tavırlar besleyen grupları. Bizlerden 3 kuşak önce meydana gelmiş olaylar üzerinden siyasi rant elde etme çabalarına giren zavallıları ise doğal olarak çözüm yolunda dalkavukluk yapıp zaman geçirmeye çalışan soytarılardan başkasına benzetmiyor ve kendilerinden çözüm yolunda bir adım da beklemiyoruz.

Bugüne kadar okuduğum yazılardan, edindiğim bilgilerden, duyduğum söylentilerden yola çıkarak ben de bir şeyler söylemek istedim ve okuyan olursa ve okudukları sonucunda mantıklı bir fikir üretmelerine yardımım olacaksa ne mutlu bana.

Lafı dolandırmadan hepimizin malumu tarihteki Ermeni olaylarına hamasi edebiyatın çekici kollarına kendimi bırakmadan değinmek istiyorum. Olayların 40 yıl kadar öncesine gidelim.

Osmanlı İmparatorluğunu 93 Harbi'ne sürükleyen süreçte önce Kırım'ın kaybı ile birlikte yurtlarını kaybetmiş Müslümanların güneylerindeki Bulgar topluluklarına yakın bölgelerde iskan edilmesi ve bu iki grup arasında sık sık yaşanan ve çoğunun da ölümlerle sonuçlandığı hadiseler neticesinde Rusların desteğiyle Avrupa kamuoyunda Türklerin Bulgarlara karşı etnik temizlik uyguladığı yönünde çıkan haberler ki bu haberler görmezden gelinecek kişiler tarafından da ortaya atılmamaktadır, örnek vermek gerekirse Türkleri protesto eden bir çok makaleden ikisini hepimizin isimlerini gayet iyi bildiğimiz Charles Darwin ve Oscar Wilde kaleme almıştır, Avrupa'da Türkler aleyhine olumsuz bir rüzgarın esmesine sebebiyet vermişti.

Adeta bir dünya savaşı provası havasında geçen 93 Harbi ve sonrasında meydana gelen Balkan Savaşlarında Avrupa Türkiyesi topraklarının yüzölçümü bakımından %90'dan fazlası kaybedilmişti. Halk akın akın Anadolu'ya göç ediyordu... Yüzbinlercesi yollarda öldü, yüzbinlercesi de öldürüldü. Bin yıldır aynı topraklarda yaşadıklarını iddia edip de hiç bir yere çıkmamış olanların çektiklerini her fırsatta söyledikleri acılardan kat be kat büyüğünü çekmiş olduklarını her şekilde tartışabilirim Rumeli'den gelen insanlarımızın. Ataları Üsküp'ten Anadoluya göçmüş bir ailenin çocuğu olmaktan her zaman gurur duymakla birlikte, yüreğimin bir kenarını acıtır durur bu mazlum insanların yaşadığı zulüm, kayıplar...

Halk denen insanlar topluluğunu birbirine bağlayan acılardır, akıtılan gözyaşlarıdır. Kaybedilen her karış vatan toprağında insanımız her geçen gün birbirine kenetlenip gözyaşları döktü. Hatta bu halk, kaybedilen bir savaşın kaybedilen bir savunma mücadelesine bile kahramanlık destanları yazdı: Plevne Marşı.

Birçoğumuzun başlangıcı ile birlikte ilk iki kıtasını bildiği Plevne Marşı'nın devamı da vardır pek bilinmeyen. Marşın bir bölümünde;
'Olur mu böyle olur mu? Evlat babayı vurur mu?' denir. Burada evlat denenlerin 40bin civarında askerle Rusların yanında savaşa giren Rumenler olduğunu da belirtmek isterim. Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar derken buna bir de Rumenler eklenmişti ve sonuç dünya savaş tarihindeki en önemli savunmalardan biri sayılabilecek Plevne Savunma Savaşının kaybı olmuştu. Kaybedilmiş olması bu cesur askeri ve onun müthiş komutanı Osman Paşa'nın başarısını gölgelememeliydi ki zaten karşı tarafın 150binlik asker gücüne karşı eldeki 45bin kadar askerle 3 muharebenin hepsinden galip ayrılınmıştı fakat son muharebede Rumen kuvvetlerinin etkisiyle Plevne yitirildi. Bunu gören Osman Paşa kan dökülmemesi için teslim olarak 40bin kadar askerinin hayatta kalmasını sağlamıştı. Tabi sonra bu askerler Anadolu'ya doğru aç, susuz bir şekilde, nefretten köpürmüş, gözünü kan bürümüş Bulgarların arasından yürütülerek ölümlerine davetiye çıkarılmış ve ancak 10bin kadarı Anadolu'ya ulaşabilmişti...

Tarihte yaşanan tüm bu acı olaylar haklı ya da haksız olarak 'öteki' karşısında zamanla bir refleks oluşmasına sebep oldu. Açıkçası ben tehcir olayına bu pencereden bakıyorum. Bu kararı verenlerin dengesizce sabah kalkıp 'Acaba bugün kimi nereye sürsek?' gibi bir düşünce içerisinde olduklarını da zannetmiyorum. Yüzlerce yıllık acı tecrübelerin bir sonucudur bu acı karar.

Bunları yazmamdaki amaç kesinlikle çekilen acıların basit gösterilmesi veya değersizleştirilmesi değildir. Her millet gibi Ermeniler de acılar çekmişlerdir, gözyaşı dökmüşlerdir. Bu topraklar üzerinde yaşayıp da ataları zulüm görmeyen, baskı görmeyen kimler vardır? Aleviler, Ermeniler, Balkan Göçmenleri, Kürtler, Çerkezler... Anadolu Türklerini saymadık, peki onlar? Onlar en şanssızlarından zira yüzlerce yıl süren bir imparatorluğun çıkış noktası olup da yüzüne bakılmaması ayrıca acı bir durum.

Gelelim yavaş yavaş yazının sonlarına. Büyük devletler büyüklüklerini toplam yüzölçümleri ile kazanmazlar. Bilime, insanlığa değer vermenin yanında tarihlerinden ders alıp, onunla barışık olarak kazanırlar büyüklüklerini. Tarihimizde bir hata varsa onunla yüzleşmek bizi küçültmez, tersine yüceltir fakat bunun kararını verecek olan ne benim, ne Erivanlı Agop, ne de Fransız Michelle. Hele ki toplumlar arasındaki diyalog havasını yıkarak, dogmatik bir yapıyla dayatılan yasa ve kararlar hiç ama hiç değil...

Üzüldüğüm bir nokta da insanımızın bu konudaki bilgisizliği, yorumlama kabiliyetinin eksikliği, kısasa kısas temeline oturan adalet anlayışı. Bugün benim arkadaşlarım, gençlik, neyi neden savunduğunu bilmiyor salt bir duygusal mastürbasyon aracı olarak kullanıyorsa araştırmaksızın edindiklerini, burada bir tehlike durumu söz konusu demektir. Öğrenmeye niyetli olanlara elinden geldiğince yardımcı olmak görevi olanlar da bizlerden başkası değil, unutmayalım...

Bu yazı daha çok uzar gider fakat bu satırlara dahi kaç kişinin geleceğini bilmiyorum, gelenler için umarım sizlere farklı bir şeyler düşünmeniz için yardımcı olmuşumdur, gelmeyenlerin de canı sağolsun.

Yazıyı geçen gün ünlü bir yazarın kullanması ile hatırladığım Zapatist lider Subcomandante Marcos'tan yapacağım bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

CIA, hakkında eşcinsel olduğuna dair söylentiler ortaya atar ve Marcos cevap olarak şu yazıyı kaleme alır:
        "Marcos, San Fransisco’da bir gay, Güney Afrika’da bir zenci, San Ysidro’da bir chicano, İspanya’da bir anarşist, İsrail’de bir Filistinli, San Cristobal sokaklarında bir maya yerlisi, Mexico City’nin teneke mahallesi neza’da bir çete mensubu, folk müziğinin kalesi ulusal üniversite’de bir rocker, Almanya’da bir Yahudi, savunma bakanlığı’nda bir uzlaştırıcı, soğuk savaş sonrası çağda bir komünist, ne galerisi, ne müşterisi olan bir sanatçı... Bosna’da bir barışçı, Meksika’nın herhangi bir kentinde bir ev kadını, grev yapmaya asla yeltenmeyen sendika CTM’de grevci, başkaları için kitap yazan bir gazeteci, gece saat 10’da metroda yalnız başına bir kadın, topraksız bir köylü, işsiz bir işçi, mutsuz bir öğrenci, serbest piyasacılar arasında bir muhalif, ne kitabı, ne okuyucusu olan bir yazar ve tabii güneydoğu meksika dağlarında bir zapatacı..."


1 Oca 2012

Baba Oluyorum




Bu yıl diğerlerine nazaran biraz daha ‘denişik’ geçecek galiba. Peki nereden vardım bu kanıya? Geliyorum sabırsızlanmayın!

Ben ki 5 yaşından 16 yaşına kadar gördüğü hemen her rüyada dünyayı kurtaran gizsiz özne, yılbaşı gecelerinde rüya görmeme geleneğini bozdum. Hohohooo, I. Geleneksel Yılbaşı Rüya Görme Şenliklerine hoşbuldum, hürmetler ederim.

Gençler, şimdi üç ihtimal var önümde ve bunlar beni epeyce ürküttü. İki farklı rüyada çocuk gördüm, biri Leprechaun arkadaşımın çocuğuydu, diğeri de otobüste anası tarafından sırf beğendim diye ‘Al senin olsun’ denilen yavrucak. Ne analar var, vay arkadaş! Bu üç ihtimali de sıralıyorum, ya baba oluyorum, ya baba oluyorum ya da babayı alıyorum. Üçü de birbirinden korkunç ve evet gözlerinizdeki dehşeti şu an ben de yaşıyorum. Leprechaun olayına girsem mi emin bile değilim...

‘Hele gurban de bize leprikon ne ola, yenir mi ki’ şeklindeki soruların gelmesini önlemek için de şu Vikipedi tanımını paylaşıyorum siz canım halkımla: ‘Leprikon İrlanda mitolojisinde İrlanda Adası'nda yaşadığına inanılan yeşil giyinen, ayakkabıcılıkla uğraşan küçük vücutlu cinler. İrlandalı mitoloji araştırmacılarının söylediklerine göre Kelt ırkı insanların İrlanda adasına ayak basmadan önce burası Leprikonların ortak yaşam alanıydı.’

Evet bence de bir şekilde bokunu çıkarmam gerekiyordu ve çıkardım, kızıl sakallı ve aslen Fransa’nın kuzey batısındaki Britany bölgesinden olduğuna beni inandıran arkadaşım, ikiz çocuk sahibi tipik bir leprikon. Fransız olduğuna nasıl inandırdı beni acaba? İlginç... Bele boyları küçük kızıl saçlı veletleri var işte. Gün geliyor bu veletlerden biri ölüyor ve benim talihsiz leprikon kardeşim diyor ki, ‘Ben bu acıyla yaşayamam, yavruma en iyi sen bakabilirsin, sana güveniyorum kardeşim’ deyip basıp gidiyor. Ulan allahsız, bana sordun da mı yaptın bu çocuğu? Hem bunun anası nerede? Adı ne lan bu piçin? gibi sorular büyük bir sır olarak da kalıyor. Uyanır uyanmaz ilk işim ‘Rüyada evlatlık çocuk almak’ yazmak oldu google’a. Ne yani ‘Rüyada bir leprikon’dan daha adını bile bilmediğim bi velet edinmek’ mı yazsaydım? Google’ın böyle bir soru karşısında bir daha bana inanıp güvenip, soylu kişiliğimin gereklerini yerine getirmek için öğrenmem gereken müthiş bilgileri sağlayacağını mı düşünüyordum? 

İkinci rüyada efendim İstanbul’un boktan bir yerinde, ki onlardan çok var ve ben anlamıyorum bu ‘İstanbul’a geleyim, orada okuyayım rerörerö’ diyen tipleri ve de uyuz oluyorum onlara, yavrum, ebleh suratlım, yarım akıllım, şu an olduğun yerde kalsana. Okşizen kalmadı burda valla bak. Gelme. Git. Bir de seninle uğraşmayalım filan yani. Neyse konudan sapmayalım, o boktan yerde boktan bir yeşil merso belediye otobüsündeyim, benim için boktan olmayan tek yeşil merso otobüs hattı 25T’dir ve kendisi seks otobüsü olmakla da ünlenmiştir, ayakta dururken ana bi baktım o da ne, kel kafalı, ağzından salyalar akıtan, mavi gözlü bir piç kurusu (yazar kişi sevimli çocuklara piç kurusu der, yanlış anlaşılmayalım, aman.) bana doğru bakıyor. Ben de çok severim şeker bebekleri (hay bin bebek!), aldım kucağıma üzerime salya akıtmasını izlemeye başladım bu hikayedeki piç kurusunun. Ben de bir yandan ebleh ebleh gülerken, ana, anası ne dese beğenirsiniz? ‘Çok yakıştı alın sizin olsun.’ ‘Kız yollu, yapıyon yapıyon çocukları sonra elin beybifeys adamlarının kollarına mı bırakıyon?’ diye soramadan bu rüya da bitti. Oldu mu sana iki çocuğum? İsimlerini bile bilmiyoruz. Devletten isterim ki çocuklarımııı, yavrılarımııı, aslanlarımııı bulsun, bağa geri getirsin. Rüya müya dinlemem skerim!

Rüya tabirlerinde evlat edinmenin ve bebek görmenin güzel bir habere, veya baba olacak olmaya işaret ettiğini görünce de tabi bi ferahladım gittim bi keyif sigarası filan yaktım. Boru mu lan baba oluyorum işte! Artık bütün ablalar, teyzeler, yengeler, çekim alanıma girmiş dişiler el birliğiyle bakıcaz bu çocuklara. Onlara sırt çevirmeyin, LÜTFEN!

Baba oluyoruuuaaaaaaammm babaaaaaaaaa! Hadi şimdi dağılın

20 Ara 2011

Kıskançlık Üzerine Düşünceler


Kıskançlık kötüdür, kıskançlık yapan da cinsiyetinden bağımsız bir şekilde göttür! 
Bilmem anlatabildim mi?


                   Bu arada yeni yıla nasıl giriyorsunuz panpalar? Planı olan varsa yedeğim yapabilirim zira yeni          yıla eski sovyet ülkeleri uyruklu bir kaç arkadaşımla güncel meseleleri tartışarak girmeyi planlıyoruz. Whaduuuup? Rusça çoooğönemli dil valla yea. Hadi ben gittim. İşim var. Siz de dağılın, tükkanın önünü kapatmayın, mal gelecek mal. Da, vodka.

14 Ara 2011

Yine De Oynar Mıyım Seninle?


Su olsan ateş olsan
Göklerdeki güneş olsan
Konuşmasan taş olsan
Yine de oynar mıyım seninle?

Sayılmasan kaç olsan
Topraktaki güç olsan
Aptal gibi suç olsan
Yine de oynar mıyım seninle?

Seninleeee oynar mıyım? Tabiki hayır salak!

12 Ara 2011

Bir frtncr™ Kolay Yetişmiyor Hanım!




Sizlere uzak uzak diyarlardan sevgi dolu cümlelerimle geldim demek isterdim fakat şu henüz dün bitirdiğim 24. yaşım içerisinde uzaklara gidemedim, poff. Gittiğim en uzak yer Angaraydı yani o kadar diyorum. Peki neler yaptım şu 24. yaşım içerisinde sorarım kendime?
Efendim biliyorsunuz 10 Aralık’ta doğan ender şahsiyetlerden biriyim, beni bu özel günde doğurduğu için öncelikle canım anneme teşekkürü bir borç bilirim ve karşılık olarak kendisinden gelecek ‘Aman benim canım oğluum, aman benim yakışıklım, dünyalar kurban olsun sana’ lafları için de ortalama bir Karadenizliden pek daha hacimli ve kemerli burnumu tee fezalara kadar kaldırırım. Gençler size bir sır vereyim mi, annem beni hiç böyle övmedi lan. Hatta pek övmedi desem de yeridir. Hatta kimse beni böyle övmedi amk, sadece valide sultan değil. Ben de çareyi ‘lan madem kimse beni övmüyor, kendi kendimi öveyim belki inandırırım bazı kişileri’ demekte buldum. Biliyorum çok ezik bir durum, ne yapalım işte, buraya ne yazıldıysa o!
23’ü bitirip 24’e girme şenliklerinde baya bir eğlendikten sonra işler sarpa sardı ve bir süre bildiğiniz boka bulaştım, öyle böyle değil yani. Lost bile bu kadar bozmamıştır .mına koyim. Ne yaparsınız kader kısmet, tuvalet bekçiliği yaparsan boka da bulaşırsın çişe de sevgili benliğim! Bir kaç hafta sonra ‘Yok artık LeBron James, afedersin de skerler yani’ diyene kadar da bu durum böyle devam etti gitti. Sonra da hohohoo bitti. Bitti diye sevindik de akıllandık mı peki? Yok anacım, gittik çocuk bahçesine daldık bu sefer de. Neyse ordan da bir şekilde kurtardık paçayı. Benim esas geleceğim kısım reklamlar, bugün bir TV kanalı parayı reklamdan kazanıyor bebeğim, e ben de TV gibi çocuğum öyleyse reklam yapmalıyım. (Şu çıkarsamalarıma bayılıyorum yea)
Zamanlardan tecrübe kazanmak için işe girmemin bir kaç hafta sonrası, enerjik 10 kadar gönül dostuylan Büyükada yollarına koyulduk, enerjiğiz ya illa ki kaşınıyoruz dedik bisiklet kiralayalım. Fikir kimden çıktıysa ağzına zıçaym! Evet o benim hohoho. Kiraladık bisikletleri fakat ben iki dakikada bayıldım efenim. Bildiğiniz anlık bilinç kaybı, yüzde sararma, görülen beyaz ışık bir nevi ‘Let the Angels Guide You’ moduna soktu bizi. Aranıza geri döndüğümü benim çok sevgili psikopat arkadaşımın ‘Anaaa herif öldü lan galiba’ seslerini duyduğumda anlayabildim. O gün işte bir milattı. Dedim ki, güzel insan, sevgi kelebeği, genç kızların sevgilisi (evet Cougar takılmıyorum) hayatta ikinci bir şans verildi sana, ye dua et sev. Ben naptım peki? Hay skiim yeni paragrafa geçmek istedim tam şu an. Edebi açıdan yazının tüm akışını mahvedecek olsa bile, amaaaan siz biliyor ben canım ne isterse onu yapar.
Eveeet nerede kalmıştık? Troll’e bağladık amk gene, o bi film ismi olm. Hem ben dua etme kısmında da pek yetenekli değilim işin açıkçası. ‘Fakat ne yaptın kuzum, anlatsana neler oluyor yahu!’ dediğinizi duyar gibiyim, sizi merakta bırakmadan söyleyeyim, işi bıraktım ve bir bisiklet sahibi oldum. Burdan bakınca evet biraz ‘aklını skiim’ gibi duruyor ama öyle değil işte, bi bekleyin yargılamadan önce yea. Hem only god can judge me diyorum ve bu yaratıcılığımı yazacağım kitabı ‘Let there be lights’ diyerek başlatmak suretiyle taçlandıracağım. Veee ben, frtncryeni bir başlangıç yaptım ve dönüp arkama bile bakmadım. 3 ay sonra ne oldu peki? Gençler artık 2 dakikada bayılan bir public figure yok karşınızda, bir seferde 45 km. bisiklet basıyorum(biz baykırlar böyle konuşuruz taam mıaaa!) ve yorulmuyorum bile. Hoh çok havalıyım.
Dönelim bayılma mevzusuna, hacı beni ambulansa attılar ve bu sayede bir çoğunuzun ulaşamayacağı bir mertebeye ulaştım, adada arabaya bindim leaaaan. Hohohoo! Fakat bu sevinç uzun sürmedi, doktor amcamızın ‘Yakışıklı evladım, 6 milyarda bir görülen bir durumla karşı karşıyayız, üzgünüm ama çok az bir süre ömrün kalmış, bu süreyi anakaraya ayak basıp Hilal Cebeci ile fanfinfon yaparak geçir’ demesini beklerken bana ‘Bayılmışsın, korkulacak bir durum yok, git tahlil yaptır, soran olursa Senkop diye bir şey olmuş dersin’ dedi. Lan olm ben de biliyorum yani bayıldığımı, thank you! (Sinirlenince hep İngilizce konuşurum) Senkop da zaten bayılmanın tıp dilindeki adı sen kimi kandırıyon kimi! Fikirtepe çocuğuyum yığarım bizim kaaveyi buraya hea diyesim geldi de aman dedim deymez. Sen bana laik değilsin...
Ancak çok akıllı olanlarınızın anlayabileceği gibi, evet yeni hobim bisiklet. Peki yalnızca bir yeni hobim mi var, nayn! Bir enstrüman çalmaya başladım artık ve kendisini çok sevdik. Evin baş köşesine koyduk. Acaba nedir nedir diye sormayın, daha erken. En az bir parçayı tamamiyle çalabilmeliyim ki ardından söylemeliyim. Çok da prensipliyimdir.
Artık çok geç olmuş gençler, biliyorum deliler gibi frtncraşeriyorsunuz fakat ben yatıyorum yea, malum 6’da uyan filan. Profesyonellik benim göbek adım.
Haydi nice yıllar bana, vay size vaylar da size; ne yaparsınız hayat müşterek.

30 Kas 2011

Blogspot'ta Kızlar Mı Teklif Ediyomuş?

Al evladım bu da cevabın.



Sadece ünlü Türk Düşünürü frtncr™ için geçerli bir durum, genelleme yapmayalım lütfen. hohohoo

28 Kas 2011

Üç Maymun


        Bak arkadaşım, görme diyorsun, duyma diyorsun, konuşma diyorsun. Bilmiyorsun ki eğer ben görmez, duymaz, konuşmazsam; seni bir güzel zikerler sonra anlamazsın bile. Şimdi güzel kardeşim, çekinme gel yanımıza, bilmediklerini sor öğren, biz de bilmediklerimizi sana soralım. Tepeden inmecilik yapmayalım. Bizim yanımızda en fazla tokat yersin o da son çare ve de niyetimiz onların yaptığı gibi seni zikmek filan da değildir afedersin.

27 Kas 2011

Kayincoya Selam





The Angel

Did you ever fall in love with an angel dude?
I did at once.
I doubt to see her before I die.
I have fallen in love with an angel.
And 'll never give up loving her.



14 Eki 2011

TÜRK KADINI


          
            Merhabalar,

            Yazının fazlasıyla eleştiri içerdiğini söyleyerek giriş yapmak istiyorum. Eğlenmek amacıyla bir yazı okumak isteyenlere tavsiye edilmez.

            Bugün sizlerle izninizle birkaç tespitimi paylaşacağım ve ardından özellikle son tespit hakkında görüşlerinizi bekliyor olacağım. Bu konu benim için çok önemli ve sizlerin de konuya nasıl baktığınızı gerçekten çok merak ediyorum...
            Tespitlerimden ilki iktidar için söylenegelen hani şu hakim söyleyiş ‘Bunlar dini kullanarak halkı uyutuyorlar yahu!’ ile ilgili. Peki halka ne istediği soruldu mu? Neydi halkın istediği? Namaz kılan bir Cumhurbaşkanı, bir Başbakan değil miydi? O zaman bu söylemi artık dilimize pelesenk etmekten vazgeçip gerçekle yüzleşebiliriz değil mi? Halk dinin kullanılmasını istiyor ve dindar olduklarını gösterenleri ödüllendiriyor.
            İlk tespiti kapatıp ikincisine geçelim öyleyse. %99’unun Müslüman olduğu söylenen – ki kimse nüfus cüzdanındaki din hanesinde İslam yazdığı için Müslüman olmak zorunda değildir, kişi istediği dine mensup olabileceği gibi eğer kendisini hiç bir dine yakın hissetmiyorsa hayatından din unsurunu çıkararak da yaşayabilir – bir toplumda yolsuzluk, hırsızlık, soygun, şiddet, tecavüz gibi kötülüklere sıklıkla rastlamak neyin nesidir? Yoksa bu düzen halkın hoşuna mı gidiyor? İşlerine mi geliyor? 2002 seçimleri zamanında Cem Uzan’a bu ülkede ‘Amerika’ya dolandıran adam’ diyerekten oy veren yüzbinler yok muydu? Haydi yok deyin, diyebilir misiniz? Neymiş, halk biraz da ‘işini bilen’ yöneticileri olsun istiyormuş. İstiyormuş ki yarın bir gün kendilerine de bir pay düşer, köşeyi kolaylıkla dönerler, düzene ortak olurlarmış...
Şimdi gelelim son ve en uzun tespit hatta tespitler yumağına. Toplumda kadının yeri ile ilgili bir şeyler yazmak istiyorum. Başlangıç noktam kadınlara uygulanan şiddet.
‘Büyük güç, büyük sorumluluk ister.’ Bu sözden nasibini henüz alamamış insanlar ise kendilerinden kas gücü bakımından daha zayıf olan kadınlarımıza karşı gözlerini kırpmadan şiddet uygulayabiliyorlar. Bu olaylar senelerdir sürüp giderken medyada neler oluyor peki? Geçen hafta sırtından bıçaklanan talihsiz bir kadının fotoğrafını sansürlemeden sürmanşetten verip ardından bu işi kendisinin de kızı olduğunu, kızı gibilerin bu olayların farkına varması için yaptığını söyleyerek ucuz icraatlarına bir yenisini daha ekleyen malum genel yayın yönetmenine sormak istiyorum, neyi düzeltebilir ki bu yaptığınız? Farkında olmadan normalleştiriyorsunuz bu gibi durumları ve dünyadan haberiniz yok henüz. Uyanın hocam uyanın!
Toplumun çokça izlediği dizi ve filmlerin bir çoğunda baskın karakterler erkekler ve bu yayımların bir çoğunda kadına şiddet sanki çok normalmiş gibi işlenmiyor mu? ‘Sus kız sen anlamazsın!’, ‘Bak çarparım şimdi bir tane!’, ‘Kadın kısmı anlamaz bu işlerden!’ ve daha pek çok örnek.  Tüm bu olanların ardından kadınlarımıza ‘Üç Çocuk’ öğütleri verenlerin farkında olmadan(acaba?) kadınlarımızı geri plana ittiğini ve onlara sadece ‘yemek yapıp, çocuk doğurup erkeklerin cinsellik ihtiyaçlarını karşılayan insancıklar’ rolünü biçtiğini ve bunu yaparken bir kere de durup ‘acaba biz ne yapıyoruz böyle guguklu saat gibi konuşmak bizlere yakışıyor mu?’ diye de kendilerine sormadıklarını görmek ne acı...


Türk toplumunda çok büyük çarpıklıklar ve yozlaşma var. Özellikle son yirmi yıldır süregelen – tesadüfe bakın ki o tarihten sonra hemen hemen her seferinde Özal ve onun gibiler iktidarda olmuşlardır – yoğun saldırılar sonucunda elbette ki Türk Gençliği artık eskisi gibi değil. Atatürk İlke ve İnkılapları ışığında Cumhuriyet değerlerini korumak ve yükseltmekle yükümlü olan Türk Gençliği kendisini politikadan soyutlamış ve bir o kadar da Hilal’in ‘Panpişlerine’ ve Cicişlerin memişlerine odaklamıştır.
1986 doğumlu biri olarak gayet iyi hatırlıyorum küçüklüğümüzde  neler izlediğimizi. ‘Bizimkiler’ dizisi bitince kendimi yerlere atardım misal. Susam Sokağındaki Kurabiye Canavarı’na hayrandım, ne zaman kurabiye görsem ‘Ben Kurabiye Canararıyım’ diye tabaklara saldırırdım. Neyse ki artık canavar kelimesinin doğru telaffuzunu yapabiliyorum. Süperbaba vardı mesela, Adile Naşit ve Münir Özkul filmlerini izlerdik aile temasını işleyen... Peki ya şimdi? Seyirciyi ekran başına çekmek amacıyla oyunculuğu geri plana iterek yalnızca ‘güzel’ veya ‘yakışıklı’ oldukları için ekranlara çıkarılıp birer figür haline getirildikten sonra bir kaç sene içerisinde harcanan zavallıları izliyoruz. ‘Daçmin goooş!’ diyerek ortalıklarda dolaşan insanlar vardı daha bir kaç hafta önce. Onun buna, bunun şuna, sonra hepsinin birlikte ‘bizlere’ hallendikleri dizilere ise zaten girmek istemiyorum zira hiç izlemediğim halde nasıl oluyor da biliyorum sorusu sinirlerimi zıplatmaya yetiyor.
Tabi bu kadar lafı söyledikten sonra şunu da sormadan geçmek istemiyorum. Ey Türk Kadını! Bu çarkın böyle devam etmesinin önüne geçmek adına sen ne yapıyorsun peki? Sen ki Atatürk’ün ‘Dünya üzerinde hiç bir kadın yoktur ki vatanını kurtarmak için Türk Kadınından daha çok çalıştığını iddia etsin’ sözleriyle Ulusal Kurtuluş Savaşımızın Başkumandanı tarafından şereflendirilmiş, baş tacı edilmişsin. Peki büyüdüklerinde birer canavara dönüşen yavruları yetiştiren de sen değil misin?
Kadınlarımız artık seçimlerini yapmalıdır, bu düzen böyle devam edemez. Kendilerine reva görülen ‘Üç çocuklu, evde kocasını bekleyen kadın’ rolü mü yoksa sorumluluk alarak ülkeyi değiştirme yoluna girmek mi? Benim tanıdığım Türk Kadını analığını da en iyi şekilde yapar, ülkesini de en iyi şekilde değiştirir. Bu vesileyle anneciğime de sevgilerimi göndermeyi bir borç biliyorum. Sen hayatımda gördüğüm en değerli kadınsın.

8 Eki 2011

Son Kullanma Tarihi Gelmiş Saçmalıklar





Sevgili misafirler değerli dostlar, aramızda bu yazıyı okumuş olanlar olabilir, zira mandıramızın has ürünüdür. Bu aralar pek yazı yazasım yok, az önce de açtım rastgele bir yazı okudum blogumdan and made me smile filan yani. Neşeli çocukmuşum o zamanlar. Şimdi varsa yoksa milyon dolar say. Skerim böyle işi yani afedersiniz.

Merhaba canlarım, beni sizler yarattınııız, muck. Bugün hali hazırda uzun bir süredir yapmakta olduğum araştırmalarımın nihayete ulaşıp, bir kısmınıza yardım ve yataklığa dönüşeceği gündür; kutlu olsun! Bu grup “Çirkin İnsan Yavruları”...
                Kim kendini “Çirkin İnsan Yavruları” sınıflandırmasına dahil eder ki a benim babyface kardeşim gibi salak bi soru da sormayın. Yaptım; olazak!
                Gençler, hani siz cepteki tüm parayı üzerinize tek bi bakış çekmek için düşünmeden harcayabilenler, siz arabasına cebindeki son parayla yakıt alıp piyasa yapmaya çıkanlar, çok coolum havası yaratmak için blog yazanlar - hasktir maske düştü - diyeceğim o ki uğraşmayın oğlum bu tarz işlerle. Size şimdi alımlı çalımlı güzel bi hatun nasıl tavlanır onu öğreteceğim. Dikkatler bana... Başlıyoruz.
                Evlat, öncelikle bu kadar çaresiz durumda olduğun için yazık lan sana. Neyse ki Rusya ile aramızda vizeler kalkıyo Mayıs ayında, sen de memleketimize günlük 9 dolara “Her Şey Dahil” fırsatından yararlanmaya gelenler dışındaki Ruslarla tanışabileceksin. Sevinsene lan! Belki evlenirsiniz çocuğunuz filan olur. Adını Fırat koyun. Kız olursa da ***** (Bu isme sahip kişi süresiz ban yedi.) koyun zira en sevdiğim isimdir kendi ismimden sonra... muck.
                Oğlum, sen ortalıklarda salınmaya, arabaylan gezmeye, blog yazmaya filan devam et bunlar sorun değil ama şöyle bir gerçek var ki her önüne gelen hatuna yazış yaptığın için, kendisiyle birlikte tüm kadın ırkında olan şeyin bir tek kendisinde olduğunu düşündürüyorsun bu insanlara ve sonra frtncr abin çapkınlığa çıktığında zorluklar yaşıyor. Avrupa’da böyle mi lan! Akıllı ol Türk Erkeği. Abazan kardeşlerim!
                Kimse sevgilisini metroda ya da otobüste ya da ne bileyim İstiklalde aşağı yukarı yürürken tavlamamıştır heralde dimi? O zaman niye bakıyosun lan ayı gibi? Bir kez daha vurguluyorum bak iyi dinle! Sonra bu ayı gibi baktığın hatunlar frtncr’in bulunduğu mekana gidiyolar ve çok kıymetli büyüğünüzün bir tek kaş göz yapması yetmiyor. Tamam sonra babyfaceimi kullanarak olaya farklı bir boyut getiriyo olabilirim fakat bu sizin konunuz değil çünkü ben babyfaceim siz de götüm gibisiniz. Bunu unutmayın!
                Ey abazan Türk Çocuğu. Bak olum, senin en şanslı olduğun zaman ne zaman biliyo musun? Hatunların en down olduğu anlar. Valla bak. Balon gibi şişmiiiiş, nalet, yok efenim Kenan İmirzalıoğlu gibi sevgili istiyorum, yok Fırat Tuncer’den aşağısı kurtarmaz triplerine giren kızları öyle bi bakışta tavlayamazsın. Bu yüzden gel tecrübelerimden faydalan.
                Şanslısın; düşün ki ablamız artık gece eve dönmüş, üzerini değiştirmiş, pembe ve ayıcıklı pijamalarını giymiş. Yani anlıcağın sen bile dönüp bakmazsın suratına. Aha da işte hareket zamanı. Makyajını da temizledi miydiiii al sana işte down olmuş hatun. Şu da olur, sabah yeni yataktan kalkmış, gözlerinin altı şiş, iğrenç mi iğrenç, söz konusu pijamalar yine üzerinde ve buna ek olarak oda osuruk kokuyo! Ne o lan şaşırdın mı? Kızlar da pırtlar. Tabi sen karşı cinsle olan ilişkilerini poz yapmaktan ileriye götüremediğin için bilemezsin işin o tarafını.
                Velev ki bildin, ya bi sktr git!
                Kardeşlerim, yani neymiş, taarruz vakti uyumadan önce ve uyandıktan sonrasıymış çünkü mutlaka o uyuz, gözleri şişik hallerini tuvalet aynasında gördüler, gerçeğin farkına varıp “Tanrııım na kadar çirkinim böhüü, ben kim Fırat Tuncer kim?” diye kendilerine sordular...
                Hatunu buluşmaya ikna ettiniz ama işte çok da iç açıcı gözükmüyo durum zira kız balon gibi şişiniyo da şişiniyo. Bunun da çaresi var. Onu yemeğe götürün. Yani yemek derken “yaşasın yemek yemek”’deki yemek. “Ama o cümlede iki adet yemek var, hangisi bilemedim” diye soracak olanlar da lütfen aramızdan ayrılsınlar. Çok doluyum onlara! Konudan kopmadan, olm mümkünse kebapçıya götürün kızı, verin yedirin adanayı, urfayı, içirin ayranı. Ardından yemekler bittiğinde hemen kalkmayın, bir müddet daha oturun çünkü ablanın yedikleri lop lop et olmaktan ziyade, mide salgısının asidik yapısından ötürü şu anda “gaz” bulutu olma yolunda. Ahahaha, yazık lan ablamız çıkaramaz da o gazı şişer de şişer. Yılmayın! Bekleyin. Bi yerde patlayacak. Patlamadı mı? E tuvalete kaçacak. Dönüşte de tuvalette yaşadıklarını “Hadi yaa ben de insan mıyım? Neydi o öyle?” diyerek çaresizce düşüneceği için, aha da yine söndü balon. Evet neymiş, tuvalet dönüşleri de çok önemliymiş. Pelinler de zçıyo olm. “Ay yok ben makyaj tazelemeye gitmiştim.” Yeme sen bunu tabi; bak yine tecrübelerime dayanarak söylüyorum, daha kıçına makyaj yapanını görmedim! Tabi bu kıçıma kaş göz çizsem senden daha güzel olacağı gerçeğini değiştirmiyo. Hedefe odaklan sen!
                Neyse ki bu taktiklere hiç ama hiç ihtiyacım yok, ben frtncr’im ve büyük düşünüyorum. Tayyip amcamı örnek alıyorum, yatakta kaplan, sokakta maço filan. Dur lan özel hayata girmeyelim.
                Sen benim talihsiz kardeşim!
                İlk gördüğü kıza Zekai kardeşimizden örnek alarak “davşanım” diyen kardeşim. Üzülme üzülme. Hepsi geçti. Sağlıcakla kal. Dediklermi de unutma lan. Hadeee...

12 Eyl 2011

Bugün 12 Eylül

İlkokulda hemen hepimiz öğrenmişizdir, 'Bugün 23 Nisan, hep neşeyle doluyor insan.'

 Bugün 12 Eylül, hep bir yanımızda taşıdığımız ve taşıyacağımız yaramız.

 *Bugün gönlüm hiç neşe çalmıyor be usta. Kapat da gidelim hadi.


21 Ağu 2011

Yeniden Dizayn Edilmek İstenen Beyoğlu





Tıpkı bir M.F.Ö şarkısı gibi, ‘Nasıl anlatsam, nerden başlasam?’ bilemiyorum. Hiç yaşamak istemediğimiz durumlar gelip bizleri buluyor ve sadece bakıp, ‘acaba bir sonraki ne?’ diyebiliyoruz. Bu kadar alıştık, bu kadar kabullendik vahşileşen düzeni.
19 Ağustos gecesi geceyarısına yakın bir zamanda ‘acaba kalabalık mıdır?’ diyerek merak edip gittiğimiz Kuledibinde yaşadıklarımız sanki son 9 yıldır yaşadıklarımızın kısaltılmış bir türevi gibiydi. Bu yazıda kesinlikle ‘İslamcılar bizlere saldırıyorlar, laiklik elden gidiyor’ çığırtkanlığı yapmak istemiyorum zira sanırım hepimiz hemfikiriz ki bu adamlar tüm vandallıklarıyla geldiler, gelmeye devam ediyorlar ve hatta gelecekler. Bizler de öylece oturup seyredeceğiz…

Kuledibi’ne vardığımızda bir grubun polislerle hararetli bir şekilde konuşma-tartışma arası bir münasebette bulunduklarını gördük ve merak edip yanlarına gittik. Gruptan bir kişi, polislerin amiri konumunda olduğunu düşündüğüm takım elbiseli bir kişiye polislerin tutumunun sertliğinden şikayet ediyor, polislerin takındıkları bu yanlış ve sert tutumun onları daha da tepki gösterir bir pozisyona ittiğinden yakınıyordu. Ardından şaşırtıcı bir şekilde polis bir kaç dakika içerisinde alanın dışına çıkarak kalabalığı uzaktan izlemeye başladı. Bu beklemediğim polis hareketi açıkçası takdirimi toplamıştı ve ‘sonunda insanları anlayabilen memurların iş başında olmalarının’ sevincini yaşamıştım.

Duruma tek taraflı bakmanın yanlışlığını bilerek her iki tarafın da savunduklarını paylaşmak istiyorum ki aksi çok yakışıksız olur. Kuledibi sakinleri huzurlarının bozulduğundan, gürültü yüzünden gece boyunca uyuyamadıklarından, bazı kendini bilmezlerin apartmanların bahçelerinde ve açık buldukları giriş kapılarının içlerinde bazen tuvalet ihtiyaçlarını giderdikleri, bazen de işi azıtarak cinsel ilişkide dahi bulunduklarını ve bunun kabul edilemez bir durum olduğunu savunuyorlar ki kesinlikle haksız olduklarını düşünmüyorum.

Yıllardır İstanbul’da yaşarım, açıkçası Galata Kuledibinde ilk kez on gün kadar önce oturup arkadaşlarımla bir kaç yudum içki içtim. Ortamın samimiyetini görüp o kadar beğenmiştim ki geçtiğimiz cuma akşamı bir arkadaşımla birlikte yine oraya gittik. Yukarıda belirttiğim gibi önce grup ile polisler arasında geçen o konuşma ve ardından polisin alandan ayrılması. Her şey güzel, banklardan biri de boşalmış mis gibi yeri de kapmış sohbetimize devam ediyorduk… Bir de ne görelim? İçki içen grubun içinden kendini bilmez iki kişi birbirleriyle önce dalaşıp ardından kavga etmeye başladılar. Bu yazıyı esas yazma nedenim olan polisin o an ne yaptığına değinmek istiyorum şimdi de sizlere. Kavga çıktı dedim fakat sadece iki kişi kavga ediyordu, yeteri kadar büyük bir kavga değildi ve polis bu yüzden müdahale etmedi. Sanki gerginliğin büyümesini bir fırsat gibi sayıp, alanı boşaltmalarına sebep olacak bir vesileymiş gibi gördüklerine şüphem hiç ama hiç yok. Bildiğim kadarıyla polisin görevi insanların can ve mal güvenliğini sağlamaktır değil mi? Amaçlarına uygun bir şekilde bir kavganın büyümesini bekleyerek tüm meydanı boşaltma çabası bildiğim kadarıyla polislik vazifelerinden her hangi biri değil…

Ardından istedikleri oldu tabi, hem kalabalık dağılmaya ve alanı terketmeye başladı hem de kavga eden grubun hacmi biraz daha arttı ya da artmış gibi görünmeye başladı, birden Türk Polisi’nin aklı başına geldi ve ‘Evet arkadaşlar alanı boşaltıyoruz’ nidalarıyla bir anda aramıza daldılar. Burada fiziksel bir saldırıdan bahsetmiyorum ve ayrıca polis tarafından yapılmış fiziksel bir müdahaleye uğramadığım gibi uğrayanı da göremediğimi belirtmek isterim…

Meydanın içinde dahi olmayıp kenarda her yurttaşın vergi vererek hakettiği ‘açık alanlarda bulunan banklara oturmak’ hakkından yararlanmamıza polis müdahale etti ve emir gereği alanı boşaltmak zorunda olduklarını söyleyerek bizleri de alandan çıkarmak istediler. Tabi ki serserilik yapıp polisin üzerine yürüyecek halimiz yoktu ve alanı terkedeceğimizi fakat bu yaptıklarının mantıklı bir iş olmadığını anlatmaya çalışıyordum ki uzun cümleleri yorumlama güçlüğü çektiğini anladığım zavallı bir polis memuru bana amiyane tabirle ‘kışkış’ çekti. Dişlerimi gösterince de ‘‘Peki buyrun beyefendi’ye’’ çevirdi hitap şeklini fakat samimiyetsizliği sinsi suratından rahatlıkla anlaşılabiliyordu…

Toplumumuzda genellikle yaşanan bir durumdur ‘Pire için yorgan yakmak.’ Ne yazık ki Beyoğlu bölgesinde pire için yorgan yakılıyor son zamanlarda. İlk olarak Asmalımescid bölgesinde başlayan ve alkollü içki servisi yapan mekanları hedef alan operasyonlar, ardından tüm Beyoğlu’na ve bugün öğrendiğim kadarıyla Ankara’daki bazı bölgelere de sıçramış durumda. Tekrar ediyorum, sözünü ettiğimiz bölgelerde yaşayan insanların doğal haklarının gaspedilmesine kimse göz yummamalı; okuduğum kadarıyla Asmalımescid bölgesinin şimdiki kadar popüler bir eğlence merkezi olmadığı yıllarda burada bir sanat atölyesi açan Apartman Projesi’nin son bir kaç yıldır sergi açmasına komşu mekan tarafından engel olunuyor ve atölye yöneticileri tehdit edilerek vazgeçirilmeye çalışılıyormuş. Her fırsatta savunduğumuz ‘Hukuk Devleti’ ise ne yazık ki bu duruma çare olamamış ve duruma seyirci kalmıştır. Çıkıp da hiç bir yetkili kurum ya da kişi bu mafya bozuntusu insanlara patronun kim gösterememiştir…

Diyorum ya her iki tarafın da haklı nedenleri var ve orta yol bulunamayacak gibi değil bence. Bu yapılanları, her gün değerlerine saldırıda bulununlan bir kesimin mensubu ya da yakın bir izleyicisi olarak görmekle birlikte, haklı nedenlerinin de olduğunu görmenin ve bu nedenleri meydana getiren hukuksuzluğun, düzensizliğin savunucusu olmaktan imtina etmenin gerekliliğinin altını kalın çizgilerle çizmek istiyorum. Asıl amacım polisin tutumunu sizlere göstermek ve polis bu işe el atmasa da taraflar aralarında anlaşarak bu sorunu halletse demektir, başka bir şey değil. Bu arada geçtiğimiz aylarda Tophane’de bir sanat sergisi açılışında içki içiliyor gerekçesiyle yapılan eli sopalı rezil saldırının bir benzerinin de Galata Kulesi çevresinde oturup, içki içip şarkı söyleyen kesime karşı da aynı şekilde planlandığı gibi duyumlar alıyorum, herkes dikkatli olmalı…

Değinmeden bu yazıyı bitirmek istemediğim bir konu da şu: Efendim bu bölgelerdeki emlak fiyatları seneler önce pek de yüksek değildi ve özellikle Asmalımescid civarında, şimdi kötü çocuk ilan edilerek hadleri bildirilmek istenen mekan sahiplerinin yaptıkları yatırımlarla oralara çektikleri insanlar sayesinde odak merkezi olan bu bölgedeki güncel emlak fiyatlarının geçirdiği evrime de dikkat edelim. Hem ‘yok paraya’ aldığımız yerlerin değerlerini her geçen gün katlamasını görüp avuçlarımızı ovuşturacağız, hem de artık bu eğlence mekanlarının buralarda yerlerinin olmadığını savunacağız… Hiç de inandırıcı olmuyoruz değil mi? Zira Londra’da Soho ve özellikle Dublin’de Temple Bar bölgesini bilen biri olarak buralarda yaşayan insanların – ki hemen hemen tüm mekanlar hotel, hostel, bar ve gece kulübü olmuş, mesken izni verilmiyor artık bu bölgelerde- kalabalığın yaptığı taşkınlıklara alışmış ve mümkün olduğunca uzak durmaya çalışan insanlar olduklarını belirtmek istiyorum. Ayrıca Asmalımescid’de de mesken izni verilmiyor fakat bu durum insanların home-ofislerde yaşamasını da engellemez değil mi?
Yazımı, her geçen gün kendisine verilen ‘Devrim Muhafızlığı’ görevini şiddetini arttırarak ifa eden Türk Polisine mesaj vererek bitirmek istiyorum. Ey Türk Polisi! Korumakla mükellef olduğun halkı kendinden nefret ettirerek, sağduyudan uzak verdiğin kararlarla derebeyliğini ilan etmek senin görevin değildir ve bunlara karşı bizleri korumak senin en temel vazifendir.
Uzun yazarak sizleri sıkmış olabilirim, bunun için özür dilerim fakat durum birkaç satır ile geçiştirilebilecek noktayı çoktan aşmıştı.

Sevgi ve saygılarımla.

16 Ağu 2011

Unutmak Üzerine Düşünceler



Selam siz sevgili esirlerim. Esir aldım sizi kaçamazsınız benden. Hatta benim olacaksınııığz! Öhö öhö, sakin ol taygır, titre ve kendine gel lütfen. Kendine gel zira bugün ciddi bir şeyler yazmak üzeresin.

Doğru, her ne kadar blogumda taygır, balkonda bir recebivedik, ara holde sırtlan, mutfakta kamlumpağa olsam da bugün hafiften İbrahim Erkal tadında ‘Unutulanlar Unutanları Asla Unutmazlar’ geyiğine küçük ama dikkat çekici bir katkı sunmaktan kendimi alıkoyamayacağım. Ay gözünü sevdiğimin Türkçesi, sen ne güzel bir dilsin öyle yahu!

Geçen gece rüyamda Sezen Cumhur Önal’ı gördüm tüm günüm böyle ağdalı bir Türkçe kullanma çalışmalarıyla geçti. Hatta deniz otobüsünden indiğimi bir kaç yüz metre öteden görüp pusuya yatan, müthiş şekerlikte yanaklara sahip GreenPeace’çiye dahi yapacaktım bunu fakat hatun benlen ilgilenmiyor ki arkadaş, direk cebimle ilgileniyor. Olmaz bebeğim olmaz, ilgi budalasıyım ben. Hem ergenim de daha. 24 yaşından sonra girilen bir ergenlik bu, anlatırım sonra… Bu arada sevgili blogum, ben neden yol üstü insanlarla konuşurken çok sevecen, çok şeker, insanların sürekli söylediğine güldüğü bir insan olabiliyorum da günlük hayatımdaki diğer insanlara karşı bir Polat Alemdar, ne bileyim bir Tony Montana oluyorum yani? Bana bunun cevabını verebilir misin blog? Susma konuş blog!

Bu yazıyı okuma ihtimalini zayıf gördüğüm bir arkadaşım yazının ilham kaynağıdır ve ödülünü bilahare alacaktır hiç şüpheniz olmasın. Bu güzel insan sevgilisinden ayrıldı filan, biliyorum ki üzgün. Unutmaya çalışıyor, dönüp duruyor sonra bir bakıyor. Nayn. Hala unutamamış. Çözüm bende bacıııım, Kosla kullan.. ee şey pardon hatlar karıştı; neden unutmaya çalışıyorsun a benim güzel arkadaşım, a benim değerli İstanbullum? Bak bu nasihatleri veriyorum size ama siz de 2022 yerel seçimlerinde belediye başkanlığı alanına nah böyle at nalı gibi Fırat Tuncer pusulası basacaksınız yoksa karışmam, tüm istek öneri ve şikayetlerimi geri çekerim, g.t gibi kalırsınız ortada benden söylemesi.

Ayrılıklar da sevdaya dahil değil miydi? Hoşlandık, sevdik… Yeri geldi gereğinden fazla ilgiyle boğduk; yeri geldi şımarttık, yeri geldi kırdığımız kalbini mesafe tanımaksızın toparlamaya çalıştık. Hele bir de bunun üzerine sevilmişsek yeme de yanında yat, öyle değil mi? 3 ay, 5 ay, 10 ay… Neyse ve ne kadar zamansa işte. Sonra bir şeyler oldu, daha doğrusu artık bir şeyler olmamaya başladı ve gitgide birbirinizden uzaklaştınız. Bir iki toparlama, yeniden denemelere karşın olmadı ve ayrıldınız… Artık hep eski günleri özlüyor, eskiden birlikte yaptıklarınızı aklına getiriyorsun ve sonra da artık bunları düşünmemem, unutmam gerek diyorsun. Kusura bakma ama asıl hatayı burada yapıyorsun işte. Unutuyoruz da bebeğim, niye niyee?

İnsan, hayatında, hayatının geri kalanını ya da hayatında belli bir süreyi birlikte geçirmek isteyeceği kadar değerli gördüğü pek fazla insanla karşılaşmaz. Karşılaşmadığı gibi her zaman da işler düzgün gitmez ve karşılaştıkları kişilerle paylaştıkları da bir birlikteliğe dönüşmez; bak sen ne kadar şanslıymışsın ki değerlerini paylaşabileceğin biri olmuş hayatında… Evet artık yok, sana acı veren bu ama bir de şu yanından bak olaya, daha doğrusu benim gibi bak, belki bu farklı bakış açısı bir yerde işine yarar… Ben hayatımdan çıkan hiç kimseyi unutmam. Unutmaya çalışmam da…

Niye artık hayatımda olmayan biri için vakit harcayıp unutmaya çalışayım? Ayrıca zaten sen onu unutmaya çalıştıkça zihnine daha da kazınmaz mı bu kişi? E peki sen nasıl yapıyorsun bu işi sayın müthiş frtncr™ diye mi sordun? Çok basit: İnsanları öldürüyorum. Öhö öhö, aman yanlış anlaşılma olmasın... ‘Haydi bana eyvallaaah’ diye sesler duyar gibiyim, dönün olm iki dakika dinleyin beni litfen!

Ardımızda bıraktıklarımızı geriye dönüp baktığımızda kötü olarak anmak, onlara verdiğimiz ve kullanamadıkları bu şans gibi bir tanesinin daha verilmesini engeller biz de rahat rahat yeni yelkenlere ufuk açarız değil mi? Yek yea! Salak! Uyan uyan, balık kavağa çıktı. Ne demiş şair? Prolinden zengin polipeptid. Yersen artık ne yapayım? Al işte nasıl yaptığımı öğren; ardında bıraktığı ya da artık hayatında olmasını istemediği kişileri ölü kabul etme yoluna gidiyor frtncr™. Bu sayede onlarla ilgili güzel anılarımı hiç bir zaman silmiyor, kendilerini de tarihin karanlık sayfalarına hapsetmiyorum. Ha yolda görürsem de hortlak görmüş gibi bir tavır takınmıyorum, sanki hiç tanışmamışız gibi geçip gidiyorum… Bu yüzdendir sık sık ‘Ardımda çok ölü var’ deyişim.

Böylece tüm güzellikler bana kalırken, tüm kibir, nefret ve terbiye yoksunluğu karşı tarafa kalıyor. Canım istediğinde en güzel anılarımızı çıkarıyorum orta yere, bakıyorum, gülüyorum, eğleniyorum… Bazen gözlerim yaşarıyor, ah keşke şimdi yanımda olabilseydin diyorum… Bu kadar. Daha ileriye gitmiyor bu durum. Yaşıyorum ve bitiyor… Sonra da bir dahaki sefere yerinden çıkarılmak üzere saklanacak en güzel yere gönderiyorum onları. Biliyorum, onlar benimle güzel; belki de hiç olmadıkları kadar…

Not: Arkada bırakılanlar eski sevgili olmak zorunda değildir, zamanında dünyalar kadar sevdiğiniz fakat şartlar yüzünden yollarınızı ayırmak zorunda olduğunuz bir arkadaşınız da olur. O yine de sizinledir fakat bilinmez, duyulmaz…

Ben bu geceyi çok sevdim dostlar. Hadi bir de bu şarkıyı dinleyin benim için…

Asu Maralman - Bağrı Yanık Dostlara

11 Ağu 2011

Selam Ben Beyin. E Artık Yersen



‘Merhaba Dünya’.
Yazıya böyle saçma bir giriş yapma sebebim ile başlıyorum laf kalabalığıma. Efendim şimdi biz çakma yazılımcıların her yeni bir programlama dili öğrenme çalışmaları bu cümleyle başlar. Cavırcası bunun ‘Hello World’ oluyor tabi. Yani ekranımızda ya da bizim deyişimizle konsolda Hello World yazıyorsa bilin ki konfigürasyon düzgün yapılmıştır, öğrenme çabalarınıza başlayabilirsiniz. ‘Ben İrlandadayken’… Sen nerdeyken nerdeyken diye sormayın artık, tanışmış olduğumuzu zannediyorum…
Bir programlama dersinde sevgili hocamız Mike bize böyle bir istekle geldi. Sonrasında da sırayla herkesin masasına gidip control etti. Bir yanda Çinliler efendim bir diğer yanda İrlandalılar filan darken, hepsine ‘well done well done’ diye diye gelirken artık sıra benim masamdaydı. ‘Hacı naptın’ dedim önce ama tabi anlamadı arkadaş. Anlatmam gerekirse ben bu herifin dersinde sene boyunca bir bok öğrenmedim babam afedersin. Erasmusçuyuz ya, adımız çıkmış bir kere alemciye, her derste yapılması gerekenleri anlatır sonra sınıftaki benim gibi Erasmus öğrencilerini etrafına toplar ve ‘pub’da bir hatunu sevgilisinin yanındayken nasıl tavlarsınız’ adını verebileceğimiz sonu gelmeyen konuşmalarına başlardı. İşte bu adam geldi masama ve Hello World yazısını görmeyi beklerken ‘Would you like to destroy the World y/n’ yazısını gördü. ‘Hacı ne ayaksın sen yea’ bakışı attı bana ve hemen ardından o ‘Allahtan müslüman değilsin, yoksa seni terrorist sanacaağdık ortağm’ bakışı geldi. Dedim ‘hoca korkmaa, olay bende’. Bu bir konuşma değildir. Baktık ve anladık Mike kankamla birbirimizi…
Bu yazının ana konusu aslında yeni buluşum olan(yerseniz) bir matematiksel sabit ile ilgili olmalıydı. Sabitin adı ‘Bahçeli Sabiti’ tıpkı Pi Sayısı gibi, Altın Oran gibi. Ne yaparsan yap sonuç kırh(40) çıkıyor ve bulurken içerisinde ‘kaldı mı dohuuuz’ cümlesi kullanılmadan bu canımız ciğerimiz sayıya ulaşılamıyor.
Dedim bilim çevrelerine filan bir yazı yazayım bu işi Yunanlılar kapmasın zira efendim Yunan Adalarında bizim Çoban Salatası Greek Salad olmuş da haberimiz bile yok. Ardından matematik çevrelerine konuyu nasıl açayım diye düşünmeye başladım ve sonunda şu mantıklı sonuca ulaştım. Sonuç: Lan oğlum ben manyak mıyım? Ondan sonra üzerime kalacak filan bu kırh. Aman aman, hemen yere yattım ölü taklidi yapmaya başladım. Daha da uğraşmam…
Hayaller tükenmez bizde ya işte bugünkü hayalim. Hatta hayalim dört kelime, o da şöyle: Azalarak bit Hilal Cebeci…
Bugün bazı insan türleri üzerine araştırma yaptım efendim, sizzler için gecemi gündüzüme katıp araştırma yapıyorum, öyle boş beleş yazılar yazmıyorum buraya. Lütfen yani! Sonuçlarına ulaştığım grup ‘Ay İtalyan erkekleri çok çekici değil mi Cansuaaa’ diyen kız modeli. Bu grup yer yer düzenli ilişki yaşayabilen tipler olmakla birlikte onları sevmelerin en güzeli uzaktan sevmektir canlarım bana güvenin. Sevin ama fazla yaklaşmayın. Kabuklu yemiş de atmayın pliz sonuçta onlar da birer insan! Şimdi aşağıda okuyacağınız diyalog bu oluşum sürecini tüm çıplaklığıyla gözlerinizin önüne serecek fakat öncelikle ekran başında çoluk çocuk filan varsa alın efendim pistten çocuklarınızı. Ne diyom panpa ben yea?

- Fıraaat ben senden hoşlanıyorum galibaaa. Hadi bir şey söyle.
+ Ehi ehi, ne desem ki, ne güzel sözler bunlar. Meali: ‘Ya kıçımın kenarı ben sana mı kaldım afedersin?’
- Hatta sanırım hoşlanmayı da geçtim, seni seviyorum.
(Burada artık söyleyeceğim bir şey yoktur. O yüzden meal veremiyorum.)
- Konuşsana hiç mi bir şey hissetmiyorsun, ne kadar kalpsizsin. (Evet arkadaşın varlığından bile haberimiz yokken böyle bir diyalog bizi olsa olsa…)
+ ybsg. (Demeye zorluyor.)
Akşamına attığı tweet: ‘İtalyan erkeklerine bayılıyoruaaam’
Bak şimdi ablacım, adama bir kere sorarlar kaç tane İtalyan erkeğiylen tanıştın diye. Hadi neyse ben sormuyorum… Ama şu hayatta senin oluşum sürecine katkım olduğu için açıkçası kendimden de yeterli ölçüde tiksiniyorum. En az Hilal Cebeci kadar azalarak bit yani, rica bile ediyorum bunu senden.
Final paragraflarında genelde ben birilerine çemkiririm ama bu sefer bir önceki paragrafta yaptık bunu, o zaman bu paragrafımızda tam tersini yapalım. Sizce de hem sosyoloji okuyup, hem sarışın, hem akıllı uslu, mantıklı, şeker mi şeker, fikirlerine değer verilesi bir insanla karşılaşınca ona bir anda duyduğunuz ilgiyi göstermek güzel bir davranış değil mi? Evet bence de öyle zaten. Hehehe. Öperim diye de bitirmiyorum artık zira hoş değil. Esen kalın efendim.

9 Ağu 2011

Bloguma, My Lonely and Beautiful Blog



Sen henüz yoktun o zamanlar ve ben sefil bir öğrenci olarak Co.Westmeath sınırları içinde senin adın ne olsunun kavgalarını yapıyordum kendimle. Edebiyata bulaşacak değilim zira adını hiç de düşünmedim sevgili blogum. Zaten İrlandadaydım ve her ortalama zekaya sahip insan gibi benim de aklıma ‘İçimizdeki İrlandalı’ olduğum geldi. Yani evet bu konuda yaratıcılıktan biraz ödün vermiş gibi sayabilirsin beni fakat hele gurban bi baksana bağa, nerem özgün?

Tüketim toplumunun çılgın bireyleriyiz, sabahları 7’de kalkıp hiç aklımız yokmuş gibi saatlerce süren çileden sonra birileri üzerimizden para kazansın, bizim de adımız ‘bize para kazandıran adam’ olsun diye afedersin yırtıyoruz bir taraflarımızı. Sonrasında yükselen yaşam standartları, pahalı oyuncaklar, satın alınan son model arabalar, bilmem kaçıncı sevgiliye alınan ‘sen sonum olacaksın’ kod adına sahip pahalı hediyeler, ev almalar filan… Eeeh sikerler ama!

Dünya gözüyle çıkıp insan istediği yere gidemeyecek, yalnızca kendisine verilen senede 1 haftalık izne bütün hayallerini sığdırmaya çalışacaksa ve bu adam Türk ise, skimsonik vize prosedürleriyle uğraşmak zorundaysa… Baba afedersin ama işerim ben öyle hayata.

Kıytırık bir öğrenciydim, çok fazla arkadaşım yoktu ki zaten İrlanda’ya gitme fikri biraz da bu nedenle çok çabuk vücut bulmuştu, sadece gitmek istediğim için gittim. Kaldım. Yaşadım. Veni, vidi, vici olmadı ama… Gittim gördüm unutamadım. İşte İrlanda öyle bir yer ve çekim alanına yakalanmak istemiyorsanız ziyaretinizi çok da uzatmamalısınız.

Kaç gece rüyalarımda eski arkadaşlarımla gördüm kendimi, eğlence, keyif… Bu rüyaların sonuncusunu görürken uyanmamayı bile dilemiştim. Demek ki tam uyku halinde değilmişim ki hatırlıyorum ama gerçekten uyanmamayı diledim. Cohen amcamın Hallelujah şarkısında dediği gibi tıpkı, ‘Baby I’ve been here before, I know this room and I’ve walk this floor’ dedim durdum rüyalarımda. Jessica bebeğimi görüyordum hemen her seferinde. Ah benim Fransızca öğrenme hevesimin melez sebebi, kim bilir nerelerdesin şimdi? Fakat arayıp da büyüyü bozmaya hiç niyetim yok pardon da…

Sen blogum, daha küçücük bir şeydin, ‘Irish Sayings’ isimli bir yazı yazmaya başlamıştım sana. Bitiremedim ben onu, korktum. Takıntılı olduğumu biliyorsun; sanki o yazı bitince İrlanda da bende bitecekmiş gibi korktum. O yazı hiç bir zaman bitmeyecek o yüzden.

Nerede ‘o kadar çok şeyle ilgilenme, bir tanesiyle ilgilen ama en iyisi ol’ diyen biri görsem aha da kapitalizmin uşağı derim ben. 'Bayram değil seyran değil şimdi eniştem beni neden öptü' misali ne alaka evladım bu komünist lafları? Doğru ya da yanlış çok da umrumda değil de ne demektir ‘hem tarih, hem politika, hem fotoğraf, hem yazmak, bir yandan içinde olduğun yazılım mühendisliği, bence sen ne yapmak istediğine karar verememişsin’? Ne olalım yani? Bir alanda en iyi olalım iyi güzel de neye gore en iyi canım kardeşim? Sen işini iyi yap, en iyilik senin belirleyebileceğin bir kalıp değildir ki zaten.

Uğraştığım alanların hiçbirisinde en iyi değilim ki bazılarında iyi bile değilim. Bu belki yeteri zamanı ayıramamamdan, gerekli ilhamı henüz yakalayamamamdan filan kaynaklanıyor; ama bildiğim tek şey var, yaptığım her şeyi sevdiğim için yapıyorum. En iyilik bize tüketim toplumunun dayattığı bir yalan sadece. Eğer sen patronun 24 metrelik tekne alması için gece gündüz çalışıyorsan kusura bakma ama babacım, sen bir hiçsin ve bir sonraki adımda tüketilenin sen olacağı gerçeği her geçen gün daha da belirginleşiyor. ‘Hizmetleriniz için teşekkür ederiz Hiç Bey, patronumuz sayenizde sizin hayatınız boyunca yanından bile geçemeyeceğiniz o meşhur teknesiyle Ege ve Akdeniz turunda şu an’.

Bir blog diyorum, bir tüketim çılgınlığı diyorum değil mi? Aslında ben de bazı şeyleri çözemedim kendimde, şöyle ki 'sevdiğim bazı uğraşlar eğer bu kadar popüler olmasalardı yine de onlarla uğraşır mıydım?' bunların başlıcalarından mesela. Yalnız adam olmak, bağlanmaktan köşe bucak kaçmak da revaçta, bu da mı o yüzden bana yapıştı kaldı? Yoksa etrafımda buna değecek insan mı yok veya ben mi farkına varamıyorum? Bence etrafımda onlardan hiç yok zira ilk fırsatta korkup kaçanlara bağlanmaktansa raketlerime bağlanmayı, fotoğraf makineme bağlanmayı daha mantıklı görüyorum, kimse kusura bakmasın.

Bunların hepsini aklıma getirip yazmama sebep olan şey ise bir anda google’da yaptığım ve zeka gerektirmeyen, daha doğrusu zeka yoksunluğu gerektiren bir hareket yüzünden blog’umu kaybetme eşiğine gelmemdir. İtiraf ediyorum epeyce tırstım. Neyse ki yine bu durumdan google amca sayesinde kurtulduk. Çok yaşa google!

Sözüm sana tüketim çılgınlığı, beni iyi dinle! Benden uzak dur. Bir zamanlar farklı olmayı sürekli farklı limanlarda dolaşmak olarak gören ben artık sabit durmaya karar verdim. Eskilerden bir çok kişi, bir çok anı artık umurumda bile değil. Senden isteğim, beni tüketme.

Son söz de bloguma. Senin isim baban kart entelektüel Hıncal’dır yavrum, başkalarına kanma. Dedik ya ortalama zeka işte. Hade muck. Yat zıbar artık.